..bir işe yaramalı mı...
BU NE İŞİMİZE YARAYACAK HOCAM?
(Mutlak Pragmatizm ve Menfaat)
“Hocam bu ne işimize yarayacak?”, “Bunu neden öğrenelim?”, “Bu karnımızı doyurur mu?”, “Ne işe yarayacak, ne işe yaracak, ne işe yarayacak…” ve sonuç “İşimize yaramıyorsa ‘saçmadır’ o zaman” aman neden böyle?
Her ne kadar direk alanım olmasa da bir lisede ‘Felsefe’ derslerine giriyorum. Birkaç hafta oldu sadece başlayalı. Biraz para kazanma biraz vakit geçirme biraz da tecrübe gibi amaçlarla derslere girmeye karar verdiydim. Tabi bir de Felsefeyi seviyor olmamın etkisi vardı bunda. Neyse meselemiz bu değil zaten…
Dersi işlemeye başlamadan önce lisede kendimin de Felsefeyi sevmediğimi hatırladığım için çocuklara nasıl faydalı olabilirim ve dersi nasıl sevdirebilirim diye düşündüm. Ve çocuklara özellikle bu ders hakkında önyargılı olmamalarını yoksa anlattıklarımın tamamının sizlere sevimsiz geleceğini defalarca söyledim. Ama buna rağmen ilgilerini çekmekte yetersiz kaldım. Bunun sebebini düşündüm günlerce ve hep aklımda şu soru vardı “Bu ne işimize yarayacak?” bu soru döndü-durdu beynimin içinde, şiddetini arttırarak yankılandı…
Evet, bu soruyla zihnim meşgulken Ahmet Arslan’ın ‘Felsefeye Giriş’ kitabında şu cümleleri okudum ‘Mongolfier kardeşler icat etmiş oldukları balonla ilk uçuşlarını yapmak istedikleri sırada gösteriyi izlemek için meydanda toplanan seyirciler arasından biri yanında bulunan tonton tavırlı, yaşlı, saygıdeğer bir baya dönerek biraz saf bir tavırla şu soruyu sorar: Sözü edilen yaşlı bay - ki o sıralarda Fransa'yı ziyaret etmekte olan ünlü Amerikalı bilgin ve siyaset adamı Benjamin Franklin'dir - aynı ölçüde hoşgörülü bir şekilde gülümseyerek şu cevabı verir: "Yeni doğmuş bir bebek ne işe yarar bayım?"’. Yeni doğmuş bir bebek ne işe yarar evet güzel bir cevap.
Bir de son günlerde Pragmatizm üzerine biraz düşündüm. Pragmatistler özetle fayda sağlayan ve başarıya götüren şeyleri alıp gerisini koyuveriyorlardı.
Acaba bu olabilir mi dedim kendi kendime… Bizlerde sadece faydamıza olan şeyleri mi alıyorduk? Ama hayır bu da değildi sanki… Çünkü pragmatizm de fayda sağlanan şey alınırdı ve bir daha bu ne işe yarar diye sorulmazdı. Ve bu elde edilen bilgi kullanılırdı. Ayrıca faydası tartışılmayacak şeyler de vardı onlar için. Öyleyse neydi bu?
Düşündüm durdum tekrar. Neden hep bir şeyler öğrenme konusunda soruyorduk bu soruyu kendimize? Yani matematik ne işimize yarar, fizik ne işimize yarar, edebiyat ne işimize yarar, felsefe ne işimize yarar…. v.s. Ama evdeki gardolabımızda üç-dört tane gömleğimiz veya pantolonumuz varken bir yenisini alacağımızda bu ne işimize yarayacak diye sormayız çoğunlukla. Ya da evdeki mobilyaları değiştireceğimiz zaman bu ne işimize yarayacak demeyiz….Ama iş bir şeyler öğrenme konusuna gelince değişir nedense?
-Buna itiraz edenler olacaktır, olmalıda zira bunlar benim kendi düşüncem. Öğrencilerime de söylediğim gibi Felsefe eleştirmeyi gerektirir. Neyse, bunu neden yazdım, neden kendimi savunma ihtiyacı duydum anlamıyorum-
İşte burada şu sonuçlara vardım. Biz insanlardaki özelde öğrencilerdeki bu ‘Ne işe yarar?’ sorusunun sebebi Mutlak Pragmatizm bence. Ve bu Pragmatizmden farklı buradaki faydacılık daha çok ‘tembel savunması’ ya da ‘çalışmaya karşı direç’. Buradaki mutlak pragmatizm faydacılıktan bir adım daha ötede menfaat kaygısı. Fayda sağlayanı almaktan ziyade kolay olanı almak ve kolaycılığa kaçmaktı. Buradaki bir işe yaramasından ötürü bana ne kazandıracak –karnımı doyuracak mı, para sağlayacak mı- sorununun gizlenmesi için bir kamufleydi. Burada "İyi de bu ne işe yarıyor bayım?" diyen şahsın sorusunda da gizli olarak hissedilen ve “Biraz daha okusaydın da oduncu olsaydın oğlum” diye karşısındaki Kaymakam’a cevap veren teyzenin işe yarama tasavvuruydu.
Dağıttım biraz sanırım toparlamaya çalışayım bakayım buna muktedir olabilecek miyim daha ötesi toparlamam ne işe yarayacak bakayım… J
“Bu ne işe yarayacak?” sorusunun, o şeyden bir kazanç sağlamak için değil, samimi olarak değil sadece bir tembel zırıltısı olduğunu. Bir bahane ve dır dır… Bir savunma ve kolayına kaçma olduğunu düşünüyorum.
Son olarak her şeyin bir işe yaraması gerçekten çok önemli mi? İşe yaramanın ölçüsü nedir? Ve hayatımızda bulunan her şey bir işe yarıyor mu? Ve ve bu işe yarayacak şeyi işe yarar hale getirmek için biz ne kadar çalışıyoruz? Evet, bu işe yarar mı sorusunu hangi amaçla soruyoruz?
İşte tüm bu sorulara içtenlikle cevap verdikten sonra varılan sonuç gerçekten işe yaramıyorsa o zaman… başka sorular sorarım ben de. Netice de, tüm bunları şunun için söyledim Felsefe bir saçmalık değildir. J
Son not: Mutlak Pragmatizm diye bir kavram yoktur. Aslında Pragmatizm, mutlakıyetçiliğe (dogmatizme) karşıdır. Zira Pragmatizmde, mutlak ve değişmeyen değil deney ve gözlemle ulaşılacak ve sonuçta kendisinden yeni şeyler üretilecek bilgiler vardır. Ben burada pragmatizmi bu genel anlamından biraz uzaklaştırarak kendi düşünce dünyamda bir karşılık için kullandım. Buna haddim var mı yok mu bilemem ama oldu işte.. Zaten bu had hudut işi değil ki.. di mi? - Az evvel dikkatimi çekti şuan hangi sebeple blogumda yer vermediğimi hatırlamadığım bir yazımda Pragmatizm Nedir? Başlığı altında sağdan soldan toparlayıp derlediğim bir yazıyı fark ettim. Çok gerekli değil ama linkini vereyim diye düşündüm. İşte burası…
..düşünmek mi...
DÜŞÜNÜYORUM
(Ne ‘COGİTO ERGO SUM’ mu)
Düşünmekten yorulduğum zamanlarda, keşke düşünme yetim olmasaydı diyorum. Akletmesem, umursamasam, ‘boş ver’ebilsem…
Öncelikle şu açıklamayı yapmam gerek bu yazıya başlamadan önce. Ben Müslüman biriyim ve bir dini eğitim (ilahiyat) aldım. Kur’an’ı da okudum hadisleri de… Ama buna rağmen şu haberi nereye koyacağıma karar veremedim. Haber şu: “Pakistan'ın Karaçi kentinde polis, 4 yaşındaki bir kız çocuğu ile 7 yaşındaki bir erkek çocuğunun evlendirilmesine engel oldu ve bir imamı gözaltına aldı.”
‘İmam Nikahı’ olarak bilinen dini nikaha –bu yukarıda geçen ve tamamen kötü bir niyetle kullanılan, insanların mağdur olduğu, istismar edildiği bir nikaha- kökten karşı olduğumu söylediğimde, aldığım tepki genellikle “Tövbe tövbe”, “Çarpılacan oluuum”, “Bunun için mi okudun sen”, “Sapık”, “Zındık” v.s. v.s. v.s…..
Aklım, hafsalam, zonklayan beynim, çatırdayan belim, vicdanım, dinim, kitabım, Peygamberim…. Hangisinden tutarsam tutayım, nerden bakarsam bakayım, ne şekilde durursam durayım. Bu anlayışı bu tutumu hiçbir yere sığdıramıyorum. Yok yok hiç birinde yerinde yok. Bir karşılığı yok.
Nikahlanıp sokağa atılan kadınları, hiçbir hakkı olmadan susmaya mahkum edilen hanımları, ‘eş’ olduklarını sandıkları kapıda “parya” olan analarımı ve bu arada mağduriyetin pençesindeki çocukları düşündükçe hiçbir yere koyamıyorum bunu, elimde kalıyor. Bırakmak istiyorum elimden rahatsız oluyorum ama nereye koyacağımı bilemiyorum. Çöpe mi atsam diye de az düşünmedim ama bu da olmuyor neden mi? Olmuyor işte, ah bir anlatabilsem…
Adına ne denilirse denilsin, birileri suç işliyor hem de ne suç insanlık suçu. Ve bunu din diye yapıyorlar. Katlanamıyorum buna. Bu nasıl bir izan, nasıl bir anlayış, nasıl bir kavrayış….
Düşünüyorum, düşünüyorum, düşünüyorum…. Uf yine şakaklarım zonklamaya başladı.
***
Ey sömürgecilik, ey istismarın kapısını açan –adın neyse- sende sınır yok mudur? Duracağın bir yer? Dokunmayacağın bir kavram? Gözün doymayacak mı? Nereye kadar peki, nereye kadar sürecek?
Allah’ım aklıma mukayyed ol. Ya da aklımı al başımdan mı diyeyim? Hangisi daha iyi olurdu acaba?
Karabasan gibi çöktünüz yine üzerime sorular ! göğsümde bir sıkışma var, yanıyor bir şeyler içimde. Su yetiştirin ey… Kimden su isteyeceğim ben? Burası neresi? Nerdeyim?
Siyah-beyaz oldu her şey, hani diğer renklerim, onları kim aldı?
Beyin sancılarım diner-dinmez devam etmeye çalışacağım bu yazıya.
***
Evet, daha dün bu saatlerde “Çocuk istismarından” bahsediyordum kendime ve bir şeyler çıkmıştı kalemimden. Ve tam bunun üstüne bir kezzap yakıcılığında okuduğum haber. O an neler hissettiğimi bilmiyorum ama bu yazı çıkıyor işte elimden şuan. O anın bir yansıması mı bilemiyorum.
Ne için yapılıyordu bu? Para için mi? Mal-mülk için mi? Nüfuz için mi yoksa güç için mi? Belki de şöhret için? Kim bilir? Zaten öğrenmek istemem…
Ellerim titriyor, ruhum üşüyor, beynim çoktan dondu… Hiçbir soğuğun yapamayacağı bu etkiyi yaşadım okuduğum birkaç satırda.
Neler geçmedi ki zihnimden… Ve utandım dinimden, insanlığımdan, Rabbimden, ruhumdan, Peygamberimden, vicdanımdan, benliğimden, dünyadan… utandım çok utandım.
Tam ense kökümde, hani şu saç bitimin orda bir sülük kanımı emiyor sanki. Ve damarlarımdan sıcak kan çekilirken bir üşüme içime doluyor. Ama sonra birden bir ateş basıyor her yanımı. Soğuk soğuk terliyorum.
Cemil Meriç, “Ben bir fikir işçisiyim.” diyordu -hangi kitabında okuduydum ki bunu-. Ben de –haddim olmayarak- “Ben bir fikir hastasıyım” diyorum. İşte az evvel yukarıda sağdığım belirtiler de bu hastalığım emareleri. Evet, teşhis süper oldu. Peki tedavisini bilen var mı?
Son olarak Descartes aklıma geldi ondan bi bahsedeyim istedim, hani şu meşhur sözü var ya neydi ecnebicesi ‘Cogito Ergo Sum’ evet, “Düşünüyorum öyleyse varım” bu nasıl varlık be dostum….


